Kablosuz iletişim ve bulut teknolojilerinin gündelik hayatın her alanına yayılması, interneti havada süzülen bir şeymiş gibi algılamamıza sebep oluyor. İşin aslı hiç de öyle değil, aksine dünya internet trafiğinin %90’ından fazlası su altı kabloları üzerinden taşınıyor. Küresel ekonominin “gözden ırak atardamarları” olarak adlandırılan bu yapıların mülkiyetine, yönetişimine ve tarihsel gelişimine Afrika perspektifinden baktığımızda karşımıza katmanlı bir postkolonyal proje çıkıyor.

Uluslararası Telekomünikasyon Birliği’nin 2025 yılı verilerine göre Afrika popülasyonunun sadece %36’sının internete erişimi var. “Veri yeni petroldür” mottosu etrafında kurulan tekno-kapitalist rejim için bu, el değmemiş devasa bir veri kaynağı demek. Küresel Kuzey ile Afrika arasındaki veri akışını sağlayacak olan kabloların sahibi, bu kaynağı işleme hakkına da sahip olacak. Bu sebepten ötürü başta Meta, Google, Amazon ve Microsoft olmak üzere büyük teknoloji şirketleri, Afrika’yı su altı kabloları ile sarmak için devasa yatırımlar yapıyor.

Su altı kablo rotalarının tarihsel gelişimi

Nicole Starosielski, su altı kabloları ile ilgili kitabında yeni altyapıların daima mevcut yapılarla ve sistemlerle etkileşim hâlinde olacak şekilde yerleştirildiğinin altını çiziyor. 19. yüzyıl küresel iletişiminin altyapısını oluşturan su altı telgraf kablolarının rotaları, dönemin ticaret ve ulaşım yollarına göre belirlenmişti. Kabloların karaya bağlandığı noktalar çoğunlukla gemilerin de kullandığı liman bölgelerden oluşuyordu. Böylelikle hem kablo sistemlerinin denizaşırı nakliye endüstrisine destek sağlaması kolaylaşıyordu, hem de bağlantı noktalarındaki mevcut altyapıdan faydalanmak maliyeti düşürüyordu. Bu durum telgraf kablolarının başta transatlantik köle ticaretinde kullanılan su yolları olmak üzere çeşitli kolonyal rotaları da takip etmesi anlamına geliyordu.

Kaldı ki telgrafla sömürgecilik arasındaki ilişki rotasal bir kesişimden ibaret değildi. Telgraf teknolojisinin gelişmesine öncülük eden ve dünyadaki telgraf ağının çoğunluğunu kontrol eden Britanya İmparatorluğu için telgraf, ana karayla koloniler arası iletişimi güçlendirmenin anahtarı olarak görülüyordu. Bu sebeple “Tamamen Kırmızı Hat” (All Red Line) adını verdikleri, kolonilerin çoğunu ana karaya bağlayan küresel bir telgraf ağı kurmuşlardı. Dönemin Cape Kolonisi başkanı beyaz üstünlükçü Cecil Rhodes, İmparatorluğun Afrika’daki hakimiyetini pekiştirmenin yolunun tüm kıtayı aşacak bir telgraf ve demiryolu hattından geçtiğini düşünüyordu.

Google’ın Afrika’daki su altı kablosu

Telgraftan yüz küsür yıl sonra icat edilen fiber optik kablolar dahi genellikle yeni rotalar ve bağlantı noktaları inşa etmenin maliyetinden ötürü hâlihazırda kullanılan rotaları yakından takip edecek şekilde yerleştiriliyor. Denizaltı kablo endüstrisinin muhafazakâr bir market pratiği olarak ifade edilen bu tarihsel örüntü, zaman zaman modern bilgi ve iletişim teknolojilerinin barındırdığı sömürgeci anlayışa ait kalıntıların gün yüzüne çıkmasına sebep oluyor. Bunun güncel bir örneği Google’ın Afrika'daki yeni su altı kablosu Equiano. Namibya, Nijerya, Portekiz, Güney Afrika, Togo ve Saint Helena, Ascension ve Tristan da Cunha dahil olmak üzere 6 farklı ülkeyle bağlantı noktası bulunan kablo, ismini Britanya’daki köle karşıtlığı hareketinin önemli isimlerinden olan azatlı köle Olaudah Equiano’dan alıyor. 

Google, tamamen ticari amaçları doğrultusunda geliştirdiği projesinde Olaudah Equiano’nun sembolik değeri üzerinden sömürgecilik karşıtı bir dil kuruyor. Bu sayede kendisini masummuş gibi gösteriyor ve Afrika ülkeleri üzerine kurduğu hakimiyeti görünmez kılıyor. İşin ironik yanı, Google’ın sahip olduğu küresel su altı kablo ağı, 300 yıl boyunca tıpkı Equiano gibi özgürlüğü elinden alınıp köle olarak satılan milyonlarca insanın kaçırıldığı rotaları yakından takip ediyor. 

Büyük teknoloji şirketleri ve hayırseverlik yalanı

Google, Meta gibi büyük teknoloji şirketleri, Afrika sularına yerleştirdikleri kabloları bölge halkları için geliştirilmiş hayırseverlik projeleri olarak lanse ediyor. Kendilerini kurtarıcı rolüne sokan bir dil üreten şirketler, “bağlantısız olanı bağlıyor” (Connecting the unconnected), dijital eşitsizliğe karşı bir köprü kuruyor ve karanlığa aydınlık getiriyor (Meta’nın Afrika’yı sarıp sarmalayan yeni kablosunun adı 2Africa, yani, Afrika’ya). Tabii bu sırada bu kablolar aracılığıyla elde edecekleri kontratlardan, alacakları yatırımlardan, toplayacakları milyonlarca yeni veriden, kıta üzerinde arttıracakları dijital gözetimden ve uygulamalarına katılacak yeni kullanıcılardan asla bahsetmiyorlar.

Bu anlatı, sömürgeci devletlerin kolonileşme üzerine kurdukları anlatıya benziyor. Dönemin Avrupalı güçleri, kolonileştirdikleri toplulukları tarihten, kültürden ve entelektüel birikimden yoksun, barbar milletler olarak tasvir ediyordu. Bu topluluklara medeniyeti getirmek (Civilizing the uncivilized) ise Avrupalının boynunun borcuydu.

Söz konusu “beyaz adamın yükü” anlatısı, Küresel Güney’in kaynaklarını sömürmeyi meşru kılan, gerçeklikten uzak, yıkıcı bir anlatıdan öte değildi. Aynı dil, dönemin teknolojik gelişmelerinde de kendine yer ediniyordu. 1858 yılında Atlantik Okyanusunun ötesinden gerçekleştirilen ilk telgraf mesajlaşmasında ABD başkanı James Buchanan, Kraliçe Victoria’ya gönderdiği mesajda telgrafın dünyanın her tarafına medeniyet götürmesini diliyordu. Benzer şekilde Nikola Tesla, 1904 yılında yayımlanan makalesinde kablosuz iletişim teknolojisinin geleceği hakkında konuşurken mevzubahis teknolojinin özellikle medeniyetten yoksun ülkeleri aydınlatacağından şüphe duymadığını ifade ediyordu. Bugün benzer sloganlar Silikon Vadisi’nden yankılanıyor.

Dijital sömürgeciliğin gözden ırak atardamarları

Starosielski, kabloların okyanus altında konuşlanmasını bir korunma stratejisi olarak yorumluyor. Kabloları su altına yerleştirmek kolaylaştıkça şirketler, yüzeydeki fiziksel, sosyal ve ekonomik çatışmalardan korunmak adına kablolarını su altına koymayı tercih etmeye başlamış. Günümüzde bu kabloların hem gözden ırak konumları, hem de şeffaflıktan yoksun, karmaşık finansal yapıları, onları çatışmaların yanı sıra denetimden ve kamuoyu farkındalığından da koruyor.

Büyük teknoloji şirketlerinin küresel ölçekte kurduğu tekno-kapitalist rejim, Batılı şirketler ile Küresel Güney arasında bir bağımlılık ilişkisi yaratıyor. Afrikalı devletler, vatandaşlarını internete bağlayabilmek için bu şirketlerin koşullarını aynen kabul etmek zorunda kalıyor. Çünkü kendi kablolarını kuracak mali kaynaklara sahip değiller ve Meta, Google gibi şirketler sundukları şartları kabul etmeyen ülkelere kablolarını bağlamaktan kaçınıyor.

Tıpkı gelişmiş ülkelerin yüklü borçlar aracılığıyla azgelişmiş ülkeleri ekonomik boyunduruğu altına alması gibi, büyük teknoloji şirketleri de kendi dijital altyapısını kuramayan ülkelere altyapı kiralayarak bu ülkeleri kendi servislerine muhtaç kılıyor. Michael Kwet, oluşturulan bu sürekli bağımlılık hâlini “borç olarak altyapı” şeklinde nitelendiriyor. Afrika dijital ekonomisini Batılı şirketlerin kiralık altyapıları üzerine kurmak, erişimi arttırıyor ancak yerel egemenliği zayıflatıyor.

Politika yapıcılara öneriler

Esther Mwema ve Abeba Birhane, transparan ve hesap verilebilirliği yüksek bir dijital ekosistem kurmamızın hâlâ mümkün olduğunu savunuyor. Bunun için hem mevcut sistemler adına hesap verebilirlik mekanizmaları talep etmemiz hem de adil, transparan, sömürgeciliğin miraslarından arındırılmış altyapılar üzerine kurulmuş alternatif gelecekler tahayyül etmemiz gerekiyor. Bu amaç doğrultusunda, Afrikalı devletlere ve politika yapıcılara bugün hayata geçirilebilecek birkaç pratik öneri sunuyorlar:

  • Google, Afrika’daki kablosunun adını değiştirsin: Batılı teknoloji şirketlerinin ticari projeleri için Afrika’nın sembollerini sahiplenip kullanması, hem Afrika kültürünün içini boşaltıyor hem de bu şirketlerin pazar genişletme stratejilerindeki postkolonyal pratikleri görünmez kılıyor.
  • Dijital altyapılarda şeffaflık ve aktif katılım sağlansın: Büyük teknoloji şirketleri, Afrika’daki yayılmacı politikalarına gerekçe olarak bölge halkına internet erişimi sağlama amacını gösteriyor. Buna karşın Afrika sularına kurdukları kabloları şeffaflıktan ve denetimden uzak bir anlayışla işletiyorlar. Bu projeler ile ilgili yapılan anlaşmaların kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılması, proje işletim süreçleri için yerel gruplara danışılması ve aktif bir katılımın sağlanması gerekiyor. Bu altyapıların ortak mülkiyeti, eşitliği sağlamak adına temel bir unsur olarak ön plana çıkıyor.
  • Su altı kablolarının uygulama yönergeleri güncellensin: Su altı kablolarının kurulması, korunması ve yönetilmesiyle ilgili yasal yönergeler, 1884’te yürürlüğe giren Denizaltı Telgraf Kablolarının Korunması Sözleşmesi ile 1994’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni temel alıyor. Bu sözleşmeler günümüz koşulları için yetersiz bir yasal çerçeve sunuyor, o yüzden tekrar düzenlenmeleri gerekiyor. Afrika devletlerinin de yerel internet altyapılarını korumak ve güçlendirmek adına yeni mevzuatlar ve yasalar geliştirmesi şart.
  • Afrika dijital ekosistemi, dış müdahalelere karşı korunsun: Kıtanın dijital ekosistemi, dış aktörlerin müdahalesine karşı savunmasız durumda. Afrika ülkelerinin dijital pazarlarını büyük teknoloji şirketlerinin oligopolistik uygulamalarından koruyacak somut adımlar atmaları gerekiyor.

Bağlantı kopyalandı!